Dizi

İlk Türk Netflix Dizisi “The Protector” Nasıldı?

Başrolünde Çağatay Ulusoy’un oynadığı Netflix’in ilk Türk yapımı The Protector yani Hakan: Muhafız'ın ilk sezonu yayınlandı. Diziyi izledik ve sizler için değerlendirdik.

Ben de sizin için oturdum bütün günümü bu diziye ayırdım ve diziyi bir günde bitirdim. Dizi nasıldı diye soracak olursanız… ee sizi yazıya alalım efendim.

The Protector, –Hakan: Muhafız ismini beğenmedim bu yüzden yazının geri kalanında İngilizce ismini kullanacağım- ailesi yüzyıllardır İstanbul’u korumakla görevli olan Muhafız soyunun son ferdi Hakan’ın hikayesini anlatıyor. Hikaye ile ilgili çok fazla detaya girmek istemiyorum çünkü ilk ve dördüncü bölümler bu konu üzerine ama işte, klasik bir ‘senin kaderinde çok büyük işler yapmak var evladım’ hikayesi.

Dizi, N. İpek Gökdel tarafından yazılan Karakalem ve Bir Delikanlının Hikayesi kitabından uyarlama. Bugün fark ettim ki çoğu kişi bundan habersizmiş. Kitap ilk olarak Ocak 2016’da Sayfa6 Yayınları’ndan çıktı. Netflix’in bu kitaptan bir dizi uyarlaması yapacağımızı öğrendikten kısa bir süre sonra ise Dex Yayınları tarafından yeniden basıldı. Ben kitabı okumadım ama kitabın tanıtım bültenine baktığımda ise iyi ki okumadım dedim çünkü kitap uyarlanmamış yalnızca esinlenmiş. Sayfa6 Yayınları’ndan çıkan kitabın arka kapağını okuduğunuzda orada çok farklı karakter görüyorsunuz. Muhtemelen kitabı okusam diziyi hiç sevmezdim çünkü dizi önümüze kitap uyarlaması olarak geldi.

The Protector’a nötr başlamıştım. Ne fragman izledim ne de hakkında çıkan haberleri okudum – tabii dizi ile ilgili yapılan geyikler hariç Hepsini severek takip ediyorum ehehe– ama dizinin açılış sahnesindeki CGI –özel efektler işte- kalitesini görünce yine bir Iron Fist – ay ne kadar iğrenç bir dizi o ya. Iyy adı geçince bile midem bulanıyor. Bak aklıma yine Danny’nin kafasına maske diye taktığı bulaşık bezi geldi…- işkencesi yaşayacağız diye korktum fakat hiç de beklediğim gibi olmadı hatta ilk bölümü izledikten sonra diziyi beğenmeme şaşırdım.

Dizi genel anlamda iyiydi. İlk üç bölümü falan severek izledim. Ekipteki herkesin diziye önem verdiğini ve ellerinden geleni yaptığını The Protector’ı izlerken rahatlıkla fark edebiliyorsunuz. Yalnız görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki abimizin işine pek bayılmadım. Hani şu Iphone’un soluk efektine benziyor diye kullandığımız fakat alakası olmayan ve fotoğrafı kalitesizleştiren efektler var ya, işte dizideki efekt tam da oydu. Yani bazı sahneler –özellikle ilk bölümdeki çoğu sahne- beni öyle rahatsız etti ki anlatamam.

The Protector’ı izlerken –özellikle beş ve altıncı bölümlerde- kendime hep “Eğer bu yabancı bir dizi olsa diziye karşı bu kadar sabırlı olur muydum?” sorusunu sordum ve cevap alamadım fakat sonra “Eğer bu yabancı bir dizi olsaydı zaten böyle olmazdı.” Diye düşündüm ama yine de bir puanlama yapacak olursam Iron Fist ile başlayıp Daredevil ile sonlanan skalada – Inhumans ve Iron Fist haftalık olarak yer değiştiriyor ikisi de korkunç ıyy- The Protector kendine beş numara civarında bir yerde koltuk kapabilir sanırım.

The Pretector’ın ana kötüsünün yani Ölümsüz adındaki abimizin asıl isteğini öğrendiğimde kendime dedim ki “Bu adam hiç de kötü bir insan değil.” Nitekim bence hala da değil. Yani kendisi gitti Hakan’a dedi ki “Hakancığım canım evladım acaba senin için de oluru varsa bana …’yı verebilir misin?” İstediği şey de amacı da gayet iyi aslında ama işte Hakan ve sadık kalanlar adındaki tayfası bir tutturmuş “Bütün Ölümsüz’ler ölmeli!” neden diye soruyoruz verecekleri cevap “Çünkü onlar ölümsüz.” yani… Bence Hakan, İstanbul’u korumadı veya onu kurtarmaya çalışmadı. İstanbul da tehlikede değildi zaten. Canım Ölümsüzcüğümün kimseye zararı yoktu. Hakan’ın tek derdi “Bu şerefsiz ailemi öldürdü. Ben de onu öldüreceğim” Ee siz de onun …sını öldürdünüz. Kan davasına döndü olay. Böyle şeylere anlam veremiyorum!!

Oyunculuklar… bence iyiydi. Yani bazı Amerikan vari cümleler. Hal ve tavırlar vardı ama bence o sahnelerin altından iyi kalkmışlar. Havada kalan ve anlam veremediğim çok az sahne vardı. Özellikle Mazhar karakterini canlandıran Mehmet Kurtuluş’u hiç yadırgamadım. Adamı hep böyle rollerde görüyormuş gibiyiz zaten. İzlerken “Vayy nasıl harika bir performans! Yahu sen bu diziye fazlasın!” dediğim kimse olmadı. Normalde nasılsalar The Protector’da da öyleydiler.

(Her ne kadar bu aralar Peaky Blinders izlediğimden dolayı yarısı tıraşlı saçlara aşırı gıcık oluyor olsam da Hazar Ergüçlü ablamızın saçı çok hoşuma gitti. Araya sıkıştırmak istedim. Hehe)

Bilmiyorum illa belirtmeme gerek var mı ama dizinin CGI’ı berbattı yani. Resmen telefondan falan yapmışlar. Öne çıkan iki sahne var altı üstü onun CGI’ını da yapamamışlar yapamadıkları gibi bir de özellikle zoom yapıyormuş gibi çekmişler… Pes yani. Ekstradan bir bin lira koyamadınız mı kenara. Game Of Thrones’da kısılmaya çalışılan CGI bütçesinin faturası size mi kesildi annem? Ülkede CGI yapamıyorlar mı? Hadi bizim ülkede yapamıyorlar iki sahne için yurt dışına göndermek mi istemediniz? Olay ne yani?

Dövüş sahnelerine de ayrıca değinmek istiyorum çünkü… özellikle dokuzuncu bölümdeki o sahne… Yahu kamerayı sağa sola hızlı hareket ettirerek ‘sert dövüş sahnesi havasını’ yakalayabileceğinizi size kim söyledi hiçbir fikrim yok ama çok fena kandırmışlar sizi. Dördüncü bölümdeki yumruk sahnesine hiç değinmiyorum çünkü saf rezillik…

Uzun lafın kısası bence The Pretector hataları olan bir dizi ve -beni asıl üzen kısım da tam bu- işin daha kötüsü eğer Netflix diziye biraz daha süre verseydi çok daha iyisi çekilebileceklerinden eminim. İkinci sezonu izler misin diye soracak olursanız ne yapmışlar diye bir iki bölüm bakarım. Eğer bu yabancı bir dizi olsaydı bakar mıydın diyen olursa da cevabım kesin bir hayır olurdu.

Selin Çolak

Selin Çolak

Babasının çizgi romanları ile büyümüş bir kız hayal edin. Büyürken sadece çizgi romanlarla yetinmeyip kitaplar, filmler ve dizilere de el atmış o kız benim.

Yorum Yaz

Yorum yazmak için tıklayınız